School of Sufi Teaching

Sufi Öğretileri Okulu

Nakşibendî, Müceddidî, Çiştî, Kadirî, Şâzelî Uygulamaları

Support the Sufi School
Sufi School is a non-profit charity involved in creating awareness about Sufism and providing authentic Sufi teachings to sincere seekers.

All the teachings are given free of cost and students are not charged for attending our weekly gatherings for teaching, mentoring, discussions and group practices.

Our activities are carried out through voluntary donations. We request you to donate generously to support our work. Any amount of donation to help us to continue this good work will be appreciated and thankfully accepted.

PayPal
Use PayPal to send a donation to the School of Sufi Teaching.

A PayPal account is not mandatory, credit cards are accepted as well.

Amazon Smile
Select the School of Sufi Teaching as your charity on Amazon.

Amazon will donate 0.5% of any purchases you make to us, without any extra cost to you.

Wire transfer
Name: School of Sufi Teaching
Account Number: 11397222
Sort Code: 40-03-16
Bank: HSBC UK
Address: 85 Lewisham High Street, Lewisham, London SE13 6BE
IBAN: GB47HBUK40031611397222
BIC: HBUKGB4140T

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.)

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) çok önemli bir evliya ve tam anlamıyla evrensel bir insandı (insan-ı-kamil). Zaman geçtikçe, kendisinin önemi ve Sufi düşüncesine ve eylemine olan katkıları dünyada daha da fazla farkına varılmaktadır.

Hazreti Abdul Bâri Şâh (r.a.) M.S. 1859 yılında (Hindistan’ın Bengal eyaletindeki bir köy olan) Balgadi’de dünyaya geldi. Babası, maddeleri bir halden başka bir hale dönüştürme yeteneği olan simya ilminde uzman olup, aynı zamanda hem dinbilimde hem de manevi ilimlerde uzman idi. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) sadece altı yaşında iken babası vefat etmiş, ve annesi çocuk yetiştirmenin tüm sorumluluğunu üstlenmek zorunda kalmıştır. Seyyid Abdul Bâri Şâh’ın annesi (r.a.), eşinin vasiyeti doğrultusunda Balgadi’den Kalküta’nın yakınındaki Hoogli’ye taşınmıştır. Yaşamını geçindirmek için ters bükümlü iplik dokuma işi yapmıştır. Yaşadığı hayat sabır ve şükretmek adına örnek bir hayattır. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) yaşının çok genç olmasına rağmen annesine yardımcı olmak için ufak işlerde çalıştı. Bir süre sonra, bir akrabalarının talebi üzerine, ailece Hoogli’den Naldanga’ya taşındılar.

Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) çocuk yaşta iken bazı erkek çocukları yanına yaklaşıp ona hindistan cevizi çalmak için aralarına katılmasını istediler. Başta karşı geldi, ama ısrar ettikleri için onlara katıldı. Ağaçlara yaklaştıklarında diğer çocuklar hindistan cevizlerini toplamaya başladılar. Seyyid Abdul Bâri Şâh’a (r.a.) orada durup etrafı gözetlemesini, yaklaşan olursa onlara haber vermesini söylediler. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) birden ölmüş birinin ona yaklaştığını ve “İyi çocuk, sen bu işler için dünyaya gelmedin” dedi. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) böylelikle diğerlerinden ayrılıp eve döndü.

Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) hiç örgün eğitim görmedi. Okula yazdırılmıştı, fakat bu tarz bir eğitimi sevmediği için okuldan ayrıldı ve farklı işlerde çalıştı. Sonunda demiryolunda maaşı iyi olan bir işe girdi. Artık daha iyi bir hayat yaşayıp arkadaşlarıyla da zaman geçirebilirdi.

Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) bir gece rüyasında babasını gördü. Babası ona demiryolundaki işi, bu iş çevresindeki yolsuzluklardan dolayı tasvip etmediğini söyledi. Abdul Bâri Şâh (r.a.) kalbinde bu işten soğudu, ve sabah uyandığında da istifa etmeye karar verdi. Arapça hocası ve birkaç arkadaşı daha onu kararından vazgeçirmeye çalıştılar, tekrar böyle bir işi kolay kolay bulamayacağını söylediler. Onların tavsiyesine kulak asmadı ve demiryolundan ayrıldı.

Kısa bir süre sonra dizanteri hastalığından muzdarip oldu. Öyle ağır bir vakaydı ki çevresindekiler onun hayatta kalamayacağını zannettiler. Yine rüyasında babasını gördü. Babası ona yiyecek birşeyler verdi, o da verileni yiyebildiği kadar yedi. Uyandığında kendini çok daha iyi hissediyordu, bir kaç gün sonra da tamamiyle şifalanmıştı. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) oldukça değişmişti, zamanının çoğunu manevi uğraşlarla geçiriyordu. Aynı zamanda da kendisine bu yolda rehberlik edebilecek bir Şeyh’in arayışı içindeydi.

Hazreti Hamid Hasan Alavi’nin (r.a.) babası, Balgadi’ye uğramış olan tanınmış Çiştî Şeyh’i Hazreti Karim Bakş (r.a.) tarafından ilk defa inisiye edildi. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.), Şeyh’inin de talimatları doğrultusunda pas-an-fas‘a (farkındalık nefesine) dikkat etmeye başladı, ve kalbi açıldı. Bu deneyim onu çok mutlu etti ve o da böylelikle kendisini bu yola daha büyük bir istekle adadı. Fakat Şeyh’i yeniden göremeyeceği için üzgündü.

Bir gün kendisi zikir etmekle meşgulken, Çiştî tarikatının kurucusu Hazreti Muinuddin Çiştî (r.a.) belirip Seyyid Abdul Bâri Şâh’a (r.a.), her ne kadar tarikatın silsilesiyle ilgili bir sorun olmasa bile, gelecekte ona talimat vereceğini söyledi. O tarihten itibaren Hazreti Muinuddin Çiştî gelip Seyyid Abdul Bâri Şâh’a (r.a.) teveccüh yaptı. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) baş Şeyhimiz Hazreti Hamid Hasan Alavi’ye (r.a.) şöyle dedi, “Sadece bir hayal gördüğümü mü sanıyorsun? Senin benim önümde oturduğun gibi otururdu o da benimle.” Hazreti Muinuddin Çiştî (r.a.) ona yolun çeşitli aşamalarında yardım etti. Hazreti Abdul Bâri Şâh (r.a.) şöyle anlattı:

“Ne zaman zorlayıcı engellerle karşılaşsam ve bu engelleri aşacak gücü kendimde bulamasam, Muinuddin Çiştî (r.a.) varlığıyla bana destek olur kendime gelmemi sağlardı. Ona sorardım, “Hazret, yolculuğun amacı bu mudur?” O da hep yanıt verirdi, “Hayır, hedefe daha çok var.” Sonunda bir gün şöyle dedi, “Varacağın yere şimdi ulaştın.”

Ramazan ayı yağmurlu bir döneme denk geldiğinde Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) öyle bir noktaya geldi ki cebinde sadece bir tanecik bozuk para vardı. Bu parayla, kendisini ve karısını iki gün daha idare ettirebilecek miktarda biraz tahıl aldı. Sonunda maddi durumu o kadar kötüleşti ki evde hiç para kalmamıştı. Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh’a (r.a.) bu dönem hakkında şunları söylemiştir, “Benim bir sınava tabi tutulmam değildi sorun, beni endişelendiren eşimdi. Bu zorluğa tahammül edemeyip sabrını yitirebileceğinden korkuyordum.” Fakat yüce ruhlarla aynı ortamda olunca diğer ruhlar da yücelik göstermeye başlar. Eşi ateşe komşuları açlıktan kıvrandıklarını düşünmesinler diye içinde su olan bir tencere koyardı.

Bu halde iki gün geçti. Sadece biraz su yudumlayarak oruçlarını açabildiler. Böylesi zamanlarda en önemli şahıslar bile sabırlarını yitirip Yol’dan ayrılabilirlerdi. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) ise kendini tamamiyle manevi uygulamalarına adamıştı. Ölümün yaklaştığını düşünmüş, bu yüzden de elinden geldiğince manevi uğraşları elinden geldiğince iyi yapmanın doğru olacağını düşünmüştü. Yağmur yağıyordu, ve evinin çatısı bayağı eskiydi, öyle ki her yandan yağmur suları akıyordu. Yine de zikrini yapmaktan alıkoymadı kendini. Sulardan etkilenmemek için başının üzerine tencere gibi bir kap yerleştirdi. Yağmur durduğunda da tenceredeki suyu boşaltıp meditasyonuna devam etti.

Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) bir gün bu perişan halde uygulamaları ile meşgulken, Hazreti Ali (r.a.) ve Hazreti Şeyh Abdulkadir Geylânî (r.a.) güzel kıyafetlerle ve ellerinde kılıfsız kılıçlarla belirdiler. Daha önce de ziyaret etmişlerdi kendisini, fakat bugünkü ziyaretleri özeldi. Biri sağ kolundan tutarken, diğeri de sol kolundan tuttu, ve birlikte onu yüksek bir yere kaldırdılar. Şöyle dediler, “Ey Abdul Bâri, bu günden itibaren bir veli olmalısın sen!” [not: veli kelimenin tam anlamıyla Allah’ın dostu, ya da evliya demektir]

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) bu halden çıktıktan sonra fakat hala meditasyondayken odasına bir adam gelip ona “Ey Hazreti Seyyid bu evin çatısı işe yaramaz hale geldi. Onarmama izin ver” dedi. Başka bir adam gelip ona iki rupi verdi ve önünde saygı ile eğildi. Kısacası kötü zamanlar sona erdi. Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) bu zamandan sonra her ne kadar ayda üç ya da dört gün aç kalsa da artık açlık yaşamadığını söyledi. Eğitim tamamlandığında Hazreti Muinuddin Çiştî, Seyyid Abdul Bâri Şâh’ı (r.a.) halifesi (vekili) yaptı ve ona Çiştî tarikatındaki diğerlerini eğitmesi için icazet (izin) verdi.

Biraz zaman geçtikten sonra, Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) zamanının çok önemli Müceddidî Şeyhi olan Hazreti Mevlana Gulam Selman (r.a.) ile tanıştı. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) letâif-i aşereyi (on ruhani merkezi) tamamladıktan sonra Şeyh Selman’a kendisini müridi yapması için rica etti. Fakat Şeyh bu talebi geri çevirdi. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) büyük bir hayal kırıklığına uğramıştı. Meditasyon yaparken Şeyh Ahmed Faruk Serhendi (r.a.) belirdi ve bu üzüntünün nedenini sordu. Şeyh Ahmed Faruk (r.a.) olanları duyduktan sonra şöyle dedi, “Sen şimdi Şeyh Salman’a git. Bu defa seni müridi olarak kabul edecektir” dedi. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) Şeyh’i yeniden ziyaret etti ve Şeyh Ahmed Faruk Serhendi (r.a.) ile olan sohbetinden bahsetti. Bunu duyan Şeyh Salman (r.a.) Seyyid Abdul Bâri Şâh’ı (r.a.) Müceddidî tarikatına inisiye etti.

Dışarıdan bakıldığında Seyyid Abdul Bâri Şâh’ın (r.a.) Şeyh’i Mevlana Salman (r.a.) olarak görünse de, ona teveccüh yapan Şeyh Ahmed Faruk Serhendi (r.a.) idi. Üveysi yöntemi ile Abdulkadir Geylânî Hazretleri, Şeyh Abdul Hasan Şâzelî ve Şeyh Bahaeddin Nakşibend Hazretleri (r.a.) gibi diğer önemli tarikatların kurucuları da onu vekilleri yapıp tarikatlarında öğretme izni verdiler. Yine aynı Üveysi yöntemiyle, Üveys el-Karanî de ona ayrıca kendi tarikatında öğretme izni verdi ve onu vekili yaptı.

Kısacası, Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.), öğrencileri Çiştî, Kadirî, Müceddidî, Nakşibendî, Şâzelî ve Karanî tarikatlarında inisiye edip onlara eğitim verme iznini aldı. Aynı zamanda, Allah’ın da lütfuyla, farklı manevi dereceler aldı ve manevi dünyalardaki yüksek mertebelere ulaştı.

Kalküta’da kırk Abdal’dan biri olan yaşlı bir kadın yaşardı. Hazreti Abdul Bâri Şâh (r.a.) kendisiyle görüşürdü bazen. Bu kadın vefat ettiği zaman, Hazreti Abdul Bâri Şâh’a (r.a.) keşif (sezgisel içgörü) yoluyla Abdal olma görevini üstlenip devam ettirmesini söyledi.

Buna ek olarak, o zamanlar Şeyh Ebu’l Hasan (r.a.) Mekke’de yaşayıp Kutub’i Madar (Evrenin Kutubu) olarak görev alıyordu. Dikkatini Seyyid Abdul Bâri Şâh’a (r.a.) yöneltti ve onunla arasında manevi bir bağlantı kurdu. Şeyh, Seyyid Abdul Bâri Şâh’la (r.a.) her gün görüşüp kendisine teveccüh yapardı. Bazen Seyyid Abdul Bâri Şâh’ın (r.a.) yanına gelir, ve bazen de Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) Mekke’ye giderdi görüşmeye katılmaya. Baş Şeyh’imiz Hazreti Hamid Hasan Alavi (r.a.) bunu duyduğunda şaşırmıştı. Çünkü gidip gelinen iki yer arasında uzak bir mesafe vardı. Oysa Hazreti Abdul Bâri Şâh (r.a.), manevi yolculukta yer ve zaman sayılmaz, demişti.

Şeyh Ebu’l Hasan (r.a.) bedeninden ayrıldığında Mekke’deki kutsanmış Kabe yakınlarında bir toplantı vardı. Birçok önemli evliya kendisini Kutub’i Madar’a aday olarak gösteriyorlardı. O da oradaydı, ama kendisini o topluluğun en alt düzeyinde gördüğü için en arkalarda duruyordu. Cebrail meleği (a.s.) topluluğa ellerinde mücevherler ve incilerle bezenmiş bir taç taşıyarak girdi, ve Hazreti Abdul Bâri Şâh’ın (r.a.) adını söyledi. Hazreti Abdul Bâri Şâh (r.a.) Cebrail’in (a.s.) arkasında durmak için hızla ona yaklaştı. Hazreti Cebrail de (a.s.) tacı Hazreti Abdul Bâri Şâh’ın (r.a.) başına yerleştirdi. Kutsanmış Kabe’ye dönerek şöyle dedi, “Bu Evin sahibi bundan sonra sensin.” O zamandan sonra Hazreti Abdul Bâri Şâh (r.a.) Kutub’i Madar’ın görevlerini yerine getirdi.

Hazreti Seyyid Abdul Bari Şah (r.a.) yetkilendirildiği Tarikatlara ve genel olarak ‘Tasavvuf’a çok önemli katkılarda bulundu. Üstadlarından biri olan Hazreti Şeyh Faruki Serhendi (r.a.) bir süre önce Nihayetin Bidayete İndiracı yöntemini kullanarak Nakşibendî tarikatını tamamlamıştı. Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.)Nihayetin Bidayete İndiracı yöntemini diğer büyük tarikatlara da o tarikatların kurucularından izin alarak uyguladı.

Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) başbakanlık sisteminde de (öğrencileri yetiştirme bağlamında) bazı değişiklikler yaptı. Bireyin Sufilik uygulamalarına başlamadan önce mürid olmasını gerektiren hüküm süren sistemden memnun değildi. Adaylara mürid olmadan bu yola başkoymaları adına onlara özgürlük vererek bu eski geleneği sonlandırdı. Bununla beraber, on letâifi de (ruhani merkezleri) tamamladıktan sonra öğrencilerin mürid olmadan ilerlemelerinin zor olduğu farkedildi. Günümüzde, tarikatımızın en önemli özelliği, uygulamalara başlamadan önce mürid olma zorunluluğunun olmamasıdır. Ancak letâif-i aşereyi (on ruhani merkezi) tamamladıktan sonra öğrenci bu taahhütü gerçekleştirme yükümlülüğüne sahip olur. Diğer çoğu tarikatta ise, uygulamalara başlamadan önce mürid olmak ilk şarttır.

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) hem Şeriat hem de Tarikat’ı korumaya görevli Muhafız-ı-ulum ünvanını kullandı. Bu yüzden, umuyoruz ki Şeriat ve Tarikat arasındaki her türlü yanlış anlaşılma ortadan kalkar, ve yerini daha uyumlu bir hale bırakır.

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) sadece o zamanların Kutub’i Madar’ı (Evrenin Kutubu) olmakla kalmayıp, aynı zamanda da Kutub’i İrşat (Manevi Rehberliğin Kutubu) statüsünü de aldı. Eski evliyalar arasında, sadece birkaç kişi bu iki statüyü aynı anda taşıyabiliyordu. Dünya hiçbir zaman Kutub’i Madar olmadan kalamaz. Biri bedeninden ayrıldığında, bir başkası derhal onun yerini alır. Buna karşılık, Kutub’i İrşat için herzaman fiziksel olarak mevcut olmaya gerek yoktur. Kişi bedeninden ayrıldıktan sonra bile onun ruhu bu işi devam ettirebilir.

Hazreti Ali (r.a.) ve Peygamber’in (s.a.v.) ailesinden gelen diğer İmamlar (Kutuplar), nasıl Kutub’i İrşat konumunda bir salike (tarikat yoluna girene) evliyalık hediye etme amacına sahip oldularsa, Abdul Bâri Şâh’ta bu ayrıcalığa sahip olmuştur. Şeyh Abdulkadir Geylânî’den (r.a.) Seyyid Abdul Bâri Şâh’a (r.a.) kadar uzanan zaman diliminde başka hiçbir Şeyh bu pozisyona ulaşamamıştır. Bu durumun nedeni, Şeyh Abdulkadir Geylânî’nin (r.a.) bedeninden ayrıldıktan sonra da bu görevi devam ettirmesiyle alakalıdır. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) bile bu görevi üstlenirken kendisini Şeyh Abdulkadir Geylânî’nin (r.a.) vekili olarak görmüştür. Bu sorumluluğun Şeyh Abdulkadir Geylânî’nin (r.a.) ruhuyla ilgili olduğunu, ve bu sorumluluğun onun halifesi olduğu için kendine verildiğini söylemiştir. Buna karşılık, Seyyid Abdul Bâri Şâh’ın (r.a.) bu konuda kişisel yetkisi vardı. Bu yüzden, Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) her ne kadar yüz yıldan uzun bir zaman önce vefat etmiş olsa da, ruhunun hala manevi rehberlik yaptığı kanısına varabiliriz.

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) öğrencilerine şöyle söylerdi, “Hiçbir yere gitmenize gerek yok. Bu söylediklerimin egomla ilşkili olduğunu sanmayın. Ben kendimi düşünmüyorum, dolayısıyla her ne söylüyorsam sizin iyiliğiniz içindir.” Kendisini daha eski evliyalardan Şeyh Abdulkadir Geylânî (r.a.) ile karşılaştırırdı. Parmaklarını yanyana koyup göstererek şöyle derdi, “Ben ve o bu iki parmak gibiyiz. Kendisi ortaya çıktığında benim de ona katılmamı söyler.”

Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) bir gün şans eseri onun mezarını ziyarete gitti. Ölene hürmetinden dolayı bir süre orada öylece durakaldı. İnsanlar ona bu mezardaki şahsın veli (evliya) olup olmadığını sordular. Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.), bu şahsın eskiden veli olmasa da, artık olduğunu söyledi.

Hazreti Abdul Bâri Şâh (r.a.) öğrencileriyle açık konuşurdu ve kendisine ayrıcalıklı davranılmasından hoşlanmazdı. Ne zaman Baş Şeyh’imizin evinde kalsa, ve her kim Baş Şeyh’imiz hakkında bir soru sorarsa, onlara bu evde bir ziyaretçinin yaşadığının söylenmesini isterdi. Öğrencilerine nadiren sert ya da azarlayıcı konuşurdu. Onlara çıkışmanın gerekli olduğunu düşündüğünde, “Edepin eksik” derdi. O kadar merhametliydi ki, bu sözünün hemen ardından hemen şöyle eklerdi, “Senin bu davranışından ben sorumluyum.”

Zamanının çoğunu meditasyona adayıp, her meditasyonda üç saate kadar otururdu. Çoğu zaman bütün geceyi meditasyonda geçirirdi, buna rağmen sabahları dinlenmiş ve keyfi yerinde görünürdü. Öğrencilerini sanki kendi kız ve erkek evlatlarıymışcasına severdi. Öğrencileri de onu çok severlerdi, ve ne kadar önemli olursa olsunlar diğer Şeyh’lere yönelmezlerdi. Mesela, Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh’ın (r.a.) su taşıyıcısı bir gün su almak üzere nehre gitmişti. Uzaktan Hızır’a (selamet onun üzerine olsun) benzeyip kendisini çağıran birini gördü. Su taşıyıcısı şöyle karşılık verdi, “Neden sana geleyim ki? Neden onun yakınlığı yoluyla beni çağırdığın kendi hocama gitmeyeyim?”

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) örgün eğitim alamamış, fakat Laduni ilminin (öğrenilmemiş, fakat bir Sufi’nin sükunetli zihnine başka bir varoluş düzleminden aktarılmış bir ilmin) yardımıyla soruları cevaplayabilmiş, kitaplardan örnekler verebilmiş, hatta belirli sayfalar ve satır numaralarından bile alıntılar yapmıştır. Öyle ki her türlü bilgi ve ilim ona sunulmuştu.

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) daha kırk yaşındayken bedeninden ayrılmış ve mekanı cennet olmuştur. Kendisinin hiç çocuğu olmamış, ve sıradan bir barakada basit bir hayat sürmüştür.

Hazreti Seyyid Abdul Bâri Şâh (r.a.) bir gün evinin köşesinde abdest alıyordu. Bu esnada aklına şöyle bir düşünce geliverdi, “Yalnızlık hayatı yaşayan fakir bir adamım, ve öyle görünüyor ki bu tarikat sadece benimle sınırlı kalacak.” Bu duygu onu çok üzdü, fakat hemen ardından Allah’tan gelen bir işaret onu mutlu etti. Allah’ın bu tarikatı Doğu’dan Batı’ya, karadan denize yayacağının farkına vardı. Allah’ın da lütfuyla, bu sözün gerçekleştiğine dair alâmetleri artık kavrayabiliyoruz.

Total
0
Shares
Önceki sayfa

Hazreti Hasan Hamid Alavi (r.a.)

Sonraki sayfa

Şâzelî Tarikatı

İlgili yazılar
Daha fazla oku

Nakşibendî Tarikatı

Nakşibendî tarikatı, kökeni Türkistan olan Hacegan silsilesinden aktarılmıştır. Hacegan’ın en tanınmış Şeyh’leri Kazakistan’dan Sayram’ın yerlisi Hoca Ahmed Yesevi (r.a.) (ö. M.S. 1167 civarı), ve Buhara’dan Hoca Abdülhalik Gücdivani’dir (r.a.) (ö. 1179). Abdülhalik Gücdevani, günümüzde Nakşibendî tarikatında hala kullanılan terimleri teknik…
Daha fazla oku

Müceddidî Tarikatı

On altıncı yüzyılın sonunda Nakşibendî tarikatının Hintli Şeyhi Ahmed Faruki Serhendi (ö. 1624) şeriatın önemini, Hindistan’ın Müslüman ve Sufi çevrelerindeki İslam-dışı uygulamaların yayılmasını önlemek için yeniden tasdik etmiştir. Bu çabasından dolayı “ikinci bin yıllık dönemin yeniden yapılandırıcısı”, yani Müceddid elf-i…
Daha fazla oku

Çiştî Tarikatı

Çiştî tarikatı, Şeyh Ebu İshak (ö. 940 ya da 966) tarafından kurulmuştur. Suriye’li Şeyh Ebu İshak, manevi rehberi tarafından (Afganistan’da Herat yakınındaki) Chist şehrine öğretmenlik yapmak üzere gönderilmiştir. Kurduğu tarikat daha sonraları Orta Asya, Irak, Arabistan ve Hindistan’da eğitim görüp…
Daha fazla oku

Kadirî Tarikatı

M.S. 1077’de Jilan, İran’da doğmuş olan Şeyh Abdulkadir Geylânî, İslam’ın ilim dallarını genç bir delikanlı olarak kendini sadeliğe ve manevi öğretilere adamadan önce öğrenmiştir. Sonunda, konuşmaları ile düzenli olarak binlerce kişiyi etkilediği yerde, (o zamanlar Müslümanlık dünyasının merkezi olan) Bağdat’ta…